30 Mayıs 2009 Cumartesi

Güzel Şeyler: Field Notes




Müjdeler olsun! Artık alışveriş listelerimizi yazmak ve imza denemeleri yapmak için Moleskine'e alternatif bir pahalı defter daha var piyasada:

Field Notes, ya da Moleskine-killer (niye her ikonik nesneye bir "killer" bulmaya çalışıyoruz ki? iPhone-killer, Playstation-killer... çok saçma yahu).

(Resim apartmenttherapy'den)

Aslında yukarıda da gördüğünüz gibi, içi, Doğan ya da Meteksan markalı okul defterlerimizden tamamen farksız. Olayı dışındaymış. Kapağı mümkün olduğunca "harsh" bir etki yaratacak şekilde, kasap defteri gibi yapılmış. Sanırım bu basitlikte bir espri bulmuşlar. Yine tahminimce, Moleskine'in deri kaplı ağırlığına karşı, pazarlamada "the everyday thing" diye adlandırılabilecek bir ürün yaptıklarına inanıyorlar. Nedense bu aklıma yıllar öncesinden bir Dunkin' Donuts reklamını getirdi. Mesaj sanırım: kasıntı Starbucks'a karşı "the everyday thing", Dunkin' Coffee:




Tabii, aynı strateji fiyatta uygulanmış mı, hayır. Fiyatı itibariyle gayet de premium bir ürünmüş Field Notes.

Bir de, arka iç kapakta, yani Moleskine'lerde gayet kullanışlı bir cebin bulunduğu yerde, Field Notes defterimizi ne maksatlarla kullanabileceğimiz var. Liste halinde (ay, çok ömür çocuklar bu Field Notes'çular!).
(Resim flickr'ın garrett dimon'undan)

Henüz bu defterlerden Türkiye'de görmedim, ama sanırım gelmesi yakındır. Belki de Istanbul'da bulunabilir. Ama arar mıyım, zannetmiyorum.

29 Mayıs 2009 Cuma

Road Trippin' With My Two Favorite Allies

Bereketli mi bereketli bir şişe bira ile sarhoş olan üç Looney Tunes karakteri, araç kullanan bir ördek ve içkili araç kullanırken kaza yapanların cennete gideceğini müjdeleyen bir "yol destanı".




bestweekever'dan.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Edebiyatla Olan Düzeyli İlişkim

Giriş:
Bu sabah kahvaltılık alışverişimi yapmak için Migros'a gittim. Ekmek, gazete ve sütü aldıktan sonra kasanın yakınında duran bir sepet dolusu kitabı farkettim. Genelde içinde "Fırsat!!!" ibareli DVD'lerin olduğu sepetleri düşünün, ama içi kitap dolu olanından. Ama bu kitapların da üzerinde "Fırsat!!!" demeye de gerek kalmadan direkt fiyatları yazıyordu ki bu fiyatlar elimdeki ekmek (kepekli+dilimlenmiş), gazete (Cumhuriyet-hayır, düzeyli bir Cumhuriyet okuru değilim, bir değişiklik olsun diye aldım bugün) ve süt (beyaz+besleyici)'ün toplam fiyatından da ucuzdu.

Gelişme:
Bu karman-çorman ucuz kitap yığını beni kendine çekti. Belki içinde, böyle en altlarda bir yerlerde, kimsenin farketmediği, çok çok güzel bir kitabı bulabilme ihtimaliyle gözlerim parladı. Belki bulduğum çok çok güzel kitabın yazarı sonradan meşhur olurdu da bana "Ya evet, ben onun kitaplarını o daha meşhur olmazdan beri takip ederim.." deme imkânı yaratırdı. Veya ben kitabı çok beğenirdim de, yazar o kitabı bana özel yazmış gibi hissederdim.

Fanteziye gel. Güzel olmaz mıydı ama, hah?

Kitap yığınını karıştırdıkça umudum azaldı, zira bu kitaplar ya "Siyon Komplosu", "Çelik Harekâtı" gibi beni açmayan kitaplardı ya da yeni bir Maeve Binchy olmaya çalışan yazarların beyaz roman serilerini canlı tutan kalın kitaplarıydı. Bu ikinci gruba ait kitapların kapaklarındaki sıcak renkler, estetik yazılar ve eğlenceli saatler vaadeden başlıklar (Aşkı Yeniden Bulma Dersleri, gibi) içimdeki beyaz seri kitabı merakına hitap etse de, kendimi tuttum. Bu kitapların sonunu tahmin edecek kadar Marimar, Rosalinda izlemişliğim var çok şükür.

Fantezimin gerçekleşemeyeceğini anlamış, sepetin yanından uzaklaşmışken, canım macera çekti ve tekrar sepete yanaştım. Kapaklara bakarak bir kitap seçmeye karar verdim. Kitaplardan birinin kapağında Fahrelnisa Zeid'in pek ilginç bulduğum çalışmalarına benzeyen bir resim vardı, aldım.

(Fahrelnisa Zeid, Beş Balıkçı Kardeşin Ölümü. Resim, ntvmsnbc'den. Yukarıdaki kitap kapağıyla resmin benzerliğine dikkat.)


Kasada işimi hallettim ve eve geldim.Kitabın jelatinini açtım ve içine şöyle bir baktım.

Devrik cümleler, kısalı uzunlu devrik cümleler, bunalımlı insanların diyaloglarını anlatan devrik cümleler, her sayfada en az bir satır oluşturacak kadar bereketlice kullanılmış italik yazılar (karakterlerin iç sesleri galiba?)... Hemen kapatıverdim kitabı. Sonra bu yazıyı yazmadan bir kez daha baktım kitaba, haksızlık mı ediyorum acaba, diye, hayır. Sanırım bugün aldığım kitabın yazarı aynı zamanda "Bunalımlı-'80-Sonu-'90-Başı" filmlerinin de senaryousunu yazan kişi. Vaov moruk.N'apalım? "Özal Genci"yiz biz Maykıl. Yüksek edebiyat bizi aşar.

Sonuç:
1. O sepet içinde karmakarışık duran ucuz kitaplar var ya. Rafta değil, sepette duruyorlar ve ucuzlar, çünkü onlar düpedüz kötü kitaplar. Heyecan aramaya gerek yok.
2. Kitapları kapaklarına göre yargılamak gerçekten de yanlış.
...ama Fahrelnisa Zeid'in geometrik tablolarına benzemiyor mu şu yukarıdaki kapak?

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Güzel Şeyler: Tuttuki Bako


(Resim ve video todayandtomorrow.com'dan)

Japonların çalışmadıkları veya yeni teknolojik icatlarını en sevimli hallerini takınıp tanıtmadıkları zamanlarda karaoke yaptıklarını biliyoruz. Bu millet de eğlencenin altyazılı ve müziklisini seviyor işte.

(Resim thedw.us'ten)

Burada "Güzel Şeyler" arasına soktuğum nesne pek de güzel sayılmaz aslında. Yukarıdaki Tuttuki Bako nesnesinin içine parmağı sokuyorsun, pat! ekranda sanal parmak çıkıyor. Niye? Sanırım Japonların gerçek hayatta gerçek parmaklarıyla yapamayıp içlerinde ukte kalan hayallerini eyleme dökebilmeleri için. Galiba.

Hatta aşağıdaki video Japonların eğlence anlayışının aslında ne kadar hastalıklı olduğunu gözler önüne serip resmen huzursuz ediyor.



Bu adamlarla aynı gezegeni paylaşıyoruz. Uuu. Scary.

Update for the Update

(Resim QBN'den.)
Aşağıda bir video yayınladım ya, ben onu koyarken burada YouTube videolarının göüntülenemeyeceğini unuttum. Eğer ahlâk sahibi bir internet kullanıcısı olarak bilgisayar ayarlarınızla oynayıp bu mel'un ve yasaklı siteye erişim yasağınızı kaldırmadıysanız, video için tunnel sitelerinde şu linki kullanabilirsiniz. Aslında bu halde de pek ahkâklı sayılmıyorsunuz, eh?

-Ahlâksız Yazarınız

Update-Mayıs-27

1. Tarantino Cannes'dan "eli boş döndü" (yyesss). Ama filmiyle "eleştirmenlerden tam not aldı".
2. Bahar geldi! Baharın gelişini ben her yıl bu şarkı ile kutlarım:



Sophia Loren güzel baharlar diler.

24 Mayıs 2009 Pazar

Cannes İzlenimlerim

2009 Cannes Film Festivali'ne yerinde katılmaktansa teknolojinin imkanlarını kullanarak evimden iştirak etmeyi uygun gördüm bu yıl, kaç defa çağırmalarına rağmen gel kırmızı halıya asalet kat diye.

Jüriyi etkilemek istemem ama tek bir ricam olacak. Lütfen Inglorious Bastards'a ödül vermeyin. Şu yamuk redneckle babyface Brad Pitt'i kırmızı halıda görünce bile tüylerim diken diken oldu.



Bu senelik bu kadar "neşeli afacan amerikalı-ay canıım" görmek yeter bence. Gerçi ödülü bu adam alacak gibi bir his var içimde, ama...

(Bunu yazarken ödül töreni yeni başlamıştı. Umarım haklı çıkmam.)

Mujeres: Anna Mouglalis


Mouglalis, neden görmemişiz biz seni yahu?

Az önce Cannes kırmızı halı geçişinde gördüm, Coco Chanel'i oynamış bu hanım kız. Dur bakalım, galiba bu kız meşhur olacak.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Mujeres: Carmen Maura

Pedro Almodovar kadını yüceltir, kadınlara tapar. Herhangi bir yönetmenin vizöründen ufak bir kedi yavrusu gibi görünen Penelope Cruz bile Almodovar filmlerinde "kadın" olur.

Ama ben Penelope'yi değil, yönetmenin eski göz ağrılarından Carmen Maura'yı sunuyorum bugün size.
(Resim festivalsgallery'den)

Acaba Almodovar'a kadınların nasıl filme alınması gerektiğini Maura mı öğretmiştir diye düşünüyorum. Blogumuzun "Mujeres" kategorisine isim babalığı yapan "Mujeres al Borde de un Ataque de Nervios" filminde onu ilk kez görmüştüm de, nasıl bir oyunculuk çıkardığına şaşırmıştım, artık genç sayılmayacak yaştaki bir kadının nasıl olup da bu kadar çekici görünebileceğine inanamayarak.

(Ecce Mujer! Şu yukarıda bahsettiğim uzun isimli filmi izlerseniz bu resmi çok seversiniz.)

Ve Pedro Bey yıllar sonra tekrar kendisi ile çalışarak biz Carmen-severleri memnun etti: Onu mezardan çıkmış haliyle de sevdik.
(Resim rotcerdi'den: Carmen Teyze, kendinden yaşlı görünen kızları ve torunu, Almodovar kırmızısı ve Almodovar)

İçinde Maura olan yeni bir Almodovar filminin ihtimali bile güzel. O yüzden, Pedro! Kendine gel, kedi yavrusunu olduğu gibi bırak ve Carmen Teyze'den şaşma!

Mujeres

Sadık takipçilerim!

Bugün, yeni bir kategori başlatıyorum. Daha önceki postlarda da görmüş olacağınız gibi, "Güzel Şeyler" isimli bir kategorim halihazırda mevcut. Yeni kategorimde, kadınlardan bahsedeceğim.

... ve okur! Bunu öyle güzel yapacağım ki, bu serinin yeni bölümlerini bekleyeceksin. Bu işi yapmaktaki asıl amacım, şahane bulduğum insanlardan bazılarını sana tanıtmak. Bu insanların çoğu kadın olduğundan, kadınlardan bahsedeceğim, diyorum. Yoksa "Le Premier Sex"ten takdirimi toplayan olursa, onlara da bir kategori açarız yahu!

18 Mayıs 2009 Pazartesi

İlerleme/Terakki

Yahu eskiden alışık olduğumuz bazı durumlar şimdi ne kadar da tuhaf geliyor?

Ekşisözlük'te "otobüslerde sigaranın içilebildiği yıllar" maddesine bakarken aklıma geldi. '90'lı yıllar ne kadar farklıydı. Heryerde sigara içerek, sigara içmeyenlere eziyet edenler/"Olacak O Kadar"'ın alternatifsizliğinden yararlanarak bize her pazar akşamı sarhoş taklidi izletenler/ağaçsız şehirler/kendi memleketlerinde üretilmeyen tekinsiz otomobilleri Türkiye'ye kakalayan Fransız ve İtalyan firmaların piyasa hakimiyeti/çocuk felci aşısı için bile kampanya yapmayı gerektirecek kadar cahil ebeveynler/"su istasyonları" (ki bu sağlıksız istasyonlara bidonlarınızla gider, benzin pompasından bozma bir makineyle temizliği sorgulanabilir bir su deposundan, muhtemelen kirli bir suyu bidonlarınıza doldurtur, bunun için üstüne bir de para verir, bu sayede "girişimci"lere "su istasyonu" açma teşvikinde bulunurdunuz. "Kaygısızlar" dizisinde bu istasyonların nadide bir örneğini görebilirsiniz.)/sinemada buhranlı mı buhranlı bir "80-sonu-90-başı-Türk-sineması"/ve televizyonda cinselliğin para demek olduğunu keşfetmiş yapımcılar/sokaklara tükürmenin bir erkeklik ölçüsü sayılması/EmlakBank imzalı insan silolarında ikamet etmenin bir ayrıcalık sayılmasının sebebi olacak kadar altyapı eksikliği çeken şehirler.

(Bir taşla kaç kuş: C Blok. Bu ilk Demirkubuz filminde film boyunca fosur fosur sigara içen şu hanım, Ataköy'deki meskeninde buhranlar geçirir, buhrandan sıkıldığında da Fransa'da "uçan tabut", bizde "yaşanacak otomobil" olarak anılan Renault 9'una atlar ve '90 kadını olmanın hakkını verir. Resim buradan.)

Şimdi de yakındığımız, hayatımızı daha sağlıklı, daha medeni yapabilecekken buna engel olan şeyler var, elbette, ama yukarıdaki listenin günümüzde Muazzez Ersoy'un Nostalji-26 albümünden bir şarkı gibi gelmesi bile yarının daha güzel olacağını hatırlatıyor bana.

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Güzel Üzerine


İyi sanat eseri heyecan ve ilham verir.

İyi bir sanat eseri, güzelliğiyle, kendisini okuyan/dinleyen/inceleyende çok güzel birşeyler yaratma isteği uyandırır.

Bu isteği yerine getiremese de, iyi sanat eseriyle karşılaşanlar, gerçekten güzel birşeyle karşılaştıklarını bilirler.

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Dokunma Oğluma. Dokunma Gelinime.

"Bizim Aile" filminde Yaşar Usta'nın, güzeller güzeli Alev'in (Itır Esen) hain babası Saim Bey'e verdiği diskur.

8 Mayıs 2009 Cuma

Hélene. Je m'appele Hélene.

Onu bıraktığımda, çok zor durumdaydı.



Arkadaşları ile uzuun yıllarda oluşturduğu yegâne şarkısı (BBG evinde oluşturulmuş "Of Deli Gönül" şarkısını düşünün), bazı talihsizlikler sonucu yanlış ellere geçmiş, kötü niyetli prodüktörlerce şarkının temposu artırılmış ve güzelim eser hızlı bir pop şarkısına dönüştürülmüştü (Oh! dieu). Stüdyoda şarkısını bu yabancı haliyle söylemeye çalışıyor, çabalıyor, ama heyhat! Bir türlü dili dönmüyordu.



Neyse ki arkadaşları gelip onu bu yürek parçalayan durumdan kurtarmışlardı.

(Resim: Şu mor gömlekli genç Okan Bayülgen tarafından sarmalanmış kızın bakışları bence pek de dost canlısı değil)

Böylece Hélene de bir "One Hit Wonder" olmaktan son anda kurtulmuş, sonsuza kadar erkek arkadaşları ile, hep takıldıkları kafede tilt oynayarak, sıkıldıklarında komşu dizi "İlk Öpücük"e uğrayarak ve tüm '90 gençleri gibi kalın kazaklarını kot pantalonlarının içine sokarak sonsuza dek mutlu yaşamışlardı.


Ama bugün biraz Fransızca biliyorsam, bu kızın söylediği şarkıyı anlamak istemenin verdiği gazın neticesidir.

Şimdiki hali:

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Güzel Şeyler: Citroën DS

(Resim nereden? Rob Ameruun'dan.)

Frenk dilinde tanrıça anlamına gelen déesse kelimesi ile aynı okunuşa sahip DS bu yıl 54 yaşına girdi.

(Resim nereden? Timo-NL'den.)

Markete ilk sunulduğu yıllarda piyasadaki diğer otomobillerden çok farklıydı. Aerodinamikti. Önce içi tasarlanmış, dış tasarım iç tasarımı takip etmişti. Süspansiyonu yaylı değil, pnömatik yani yağlıydı- çok daha konforlu bir sürüş sunmak için. Virajlarda direksiyonun istikametine dönen farlar, tek kollu direksiyon simidi... Bunun gibi farkların yanında, uzun yıllar sonra bile güncelliğini koruyabilen tasarımı da cabasıydı (1955 yılından banttan indiği 1976'ya kadar, 62'deki facelift dışında çok dramatik bir değişiklik yapılmamıştı).

(Bu resim de BooyahDesign'den. Eveet, fotoğrafa resim derim ben.)

Fransız devlet başkanlarının otomobillerine verilen "Voiture Presidentielle" ünvanını da almıştı DS. Charles De Gaulle 1962'de halkı selamlarken kendisine düzenlenen suikastten DS'i ile kurtulmuştu; hem de patlak bir tekerle ve buna rağmen süratle. Bunun nasıl mümkün olabileceğini Fifth Gear ekibi canlandırmalı biçimde incelemiş, ama günümüzün "Voiture Presidentielle"i Citroën C6 ile. C6 da övgüye değer bir tasarım, ondan da bahsedelim bir gün.



Artık DS, üretildiği zamanların özünü, zeitgeistını temsil eden bir simge halinde. Ona Godard'ın Le Week-end'inde, sıkışık trafikte bekleyen araçlardan biri olarak rastlamak da mümkün, Spielberg'in Munich'inde mafya aracısı Louis'nin (Mathieu Amalric- en iyi "kötü" adam!) özel şoförlü ulaşım aracı olarak da. Bu tasarım tanrıçasının takipçileri hâla sadakatle onu takip etmeye devam ediyorlar. Restore edilmiş modellerinin de piyasası hayli hareketli. Ne de olsa aşağı yukarı 1.5 milyon adet üretilmiş bir araçtan bahsediyoruz. Yüksek üretim miktarı, günümüzde iyi durumda bulunabilen örneklerinin de sayısı üzerinde olumlu bir etkiye sahip.

(Chris Cornell de DS'ten vazgeçemeyenlerden:P Bu resim de last.fm sayfasından.)

Bu efsaneden bahsetmişken kötü bir haber vermeden geçemeyeceğim. İnovasyonlarla dolu geçmişi üzerinde yeniden hak iddia etmeye kararlı görünen Citroën (ki 1976'dan beri aptal ama zengin kuzeni Peugeot'nun sahipliğinde yola devam ediyor), DS modelini, bir seri olarak tekrar piyasaya sürecekmiş. Fakat bu sefer DS déesse olarak değil, different spirit'in kısaltması olan DS şeklinde düşünülmüş. Resme bakalım.


Peh. Bunun nesi farklı? Spirit bunun neresinde? Citroën piyasadaki herhangi bir arabaya benzeyen bu şeyi tasarlayarak bile kendi geçmişiyle çelişiyor, adını da DS koyarak eski hayranlarını üzüyor. Ben şu anda piyasadaki C6'yla ve DS'in hatırasıyla mutluyum. Peugeot istediği kadar çok miktarda çirkin coupecabrio üretebilir, umursamam, ama aynı çirkin tasarımları Citroën markasıyla yola koyacak ve utanmadan bir de arkasına DS logosu vuracaksa, hiç uğraşmasınlar. Citroën markasını yok etsinler.

(Arkada DS ve önde Sarkozy'nin arabası, Citroën C6)

Tuhaf ve fantastik görünmeyen Citroën'lere aşina değilim.