SPIEGEL: You yourself are more likely to work with books, and you have a library of 30,000 volumes. It probably doesn't work without a list or catalogue.
Eco: I'm afraid that, by now, it might actually be 50,000 books. When my secretary wanted to catalogue them, I asked her not to. My interests change constantly, and so does my library. By the way, if you constantly change your interests, your library will constantly be saying something different about you. Besides, even without a catalogue, I'm forced to remember my books. I have a hallway for literature that's 70 meters long. I walk through it several times a day, and I feel good when I do. Culture isn't knowing when Napoleon died. Culture means knowing how I can find out in two minutes. Of course, nowadays I can find this kind of information on the Internet in no time. But, as I said, you never know with the Internet.
Ülkemde ve çocukluğumda, doktor denildiği zaman akla gelen, tıp doktorluğuydu. İnsanları tedavi eden, ülkenin doğu illerine sağlık götüren, dertlere deva olan, veya şehrin "o nezih caddesi"nde kaç hafta öncesinden randevu alınarak girilebilen şık muayenehanelere sahip olan insanlar. Diğer mesleklerin de mensuplarına doktorluk mevkiine erişime imkan sağladığı, 8 yaşındaki bana malum değildi. Şu konuşmaların kimi davetlerde defalarca tekrarlandığından eminim:
-Ne işle iştirak ediyorsunuz?
-Ben, doktorum (gizlenmeye çalışılan hah-fiif gururlu bir eda ile).
-Aa, kuzum sizi Allah göndermiş olucak, kaçç gündür şu ensemin köküne böyyle bir ağrı, sen gir, gir, ahh geceleri uykumdan-
-Y-yanlış anladınız, ben tıp doktoru değilim. (Gözleri yuvarlayarak) Ben sosyoloji doktoramı yeni tamamladım.
-...
-...
-Siz doktor değilsiniz.
Şu anda ben de bir doktor olmak için çalışıyorum. Emek isteyen, zaman alan (son iki ayda buraya ne kadar az yazdım, kıyaslayın bakın) ve sonunda "doktor" olma ümidi olan bir eğitimin ilk senesindeyim. Doktor olmak konusunda hararetle konuşabilirim, bir konuyu en iyi bilen olmanın öneminden bahsedebilir, bu bir-konuda-fazla-yoğunlaşmanın aslında ne kadar yanlış bir şey olduğunu ustalıkla saklayabilir ve konuştuklarımı bunun aksine ikna edebilirim.
Çünkü bir konunun doktoru olmak kafamda tıp doktoru olmakla çok benzer bir yere sahip. Konuyu kesip incelemek; yapılması gerekeni yaptıktan sonra hastanın iyileşip iyileşmeyeceğini, aklında, eğer hasta iyileşmezse kariyerin riske gireceğinin bilinciyle takip etmek; aranan isim olmak, öğrenciler yetiştirmek, ekol yaratmak, tartışma yaratarak bir şeyleri değiştirmek (bir şeyleri değiştirmek için her zaman tartışma yaratmak elzemdir, inanın), toplumdan çok uzakmış gibi görünen akademik köylerde, toplumsal fayda yaratacak çözümler bulmak ve bu çözümlerin topluma ulaşmasını, Sistine Şapeli'nin tavanının tam ortasında durup Adem'e dokunan Tanrı'nın heyecanı ve vakarı ile izlemek benim hayalim. Fakat bunların yanı sıra, çok derinlerde durup da beni doktor olmaya özendirmiş bir şey olduğunu yeni fark ettim.
'90'ların başında ve ortalarında televizyon izlemiş her Türk genci gibi, ben de Yekta Kopan isimli şahane insanın sesini Marty McFly ile özdeşleştirmiştim. Aynı senelerde "Evimiz Holywood'da" dizisinde evin iyi oğlu Brandon'un da sesi olan Yekta Bey, Back to the Future serisinde, Emmett Brown'un dostluğundan memnun genç olarak, bilinçaltımın derin yarıklarına gelecekteki mesleğimle ilgili mesajlar veriyordu. Yekta Bey sayesindedir ki, ben "doktor!" denince kastedilen şeyin insanları kumaş gibi kesen, ya da anneanemi götürdüğümüz sağlık merkezinde tansiyon ilaçlarının dozunu kontrol eden insanlar olmak zorunda olmadıklarını fark ettim.
O ne coşkulu "ama doktor!" deyiştir öyle!
Dün Yekta Kopan'ın kitaplarına bakarken aklıma geldi bu (bu güzel sesli, karizmatik beyefendi Sait Faik Armağanı sahibi bir yazar da aynı zamanda), ve uzun zaman sonra, doktora çalışmalarımdan 10 dakika çalarak bu yazıyı yazmak için zaman ayırmanın gereksiz olmadığını düşündüm.
Doktora derecemi aldıktan sonra Yekta Kopan'la tanışırsak şöyle diyeceğim: "Lütfen, Yekta Bey, bana "doktor" diye hitap ediniz".
Girişimcilik yazıp google'latınca, tam istediğim cinsten onlarca sıkışan el resmine ilaveten...
(Bu klasiktir..)
(samimi..)
(haha!)
(bu ne be?)
(oha!) (utangaç gibi..)
... bir de şunu buldum:
Bunu sitesine koyanlar, resme "çalışan gençler" ismini vermeyi uygun bulmuşlar. Bu nasıl bir sahnedir? Aklıma binlerce "konu" sökün etti.
...
"Abdullah Bey, şirketimizdeki performansınızı çok beğeniyorum. Diğer alanlarda da performansınızın yüksek olduğu, insan kaynakları bölümünde dilden dile yayılıyor. Kravat seçimi ve bağlamadaki beceriksizliğinizi bile affettirebilir bu, biliyorsunuz değil mi? Arkamızdaki meymenetsiz uzaklaştığı bir vakit size ahlaksız teklifte bulunacağım. Az bir durun..."
Girişimcilik sözünün kullanımını sevmiyorum. Köşe dönme diyelim, köşe olma diyelim, malı götürmek diyelim, hatta daha da çirkinleşelim, ama demek istediklerimizi girişimci olmakla anlatmayalım.
Bugünün sentetik kravatlı girişimcilerine yüz yıl önce dolandırıcı derdik.
G.B'nin merdivenden serbest düşüşteki T.A hızında inebildiği, güzel kızların Tofaş Serçe'yi tercih ettikleri, yola isteyenin istediğini yazabildiği yıllar.
İnternetsiz kaldığım iki günün ardından internet buldum. Daha önce kendimi bu konuda sınamıştım, bir hafta bilgisayarı açmama deneyi yapmıştım. Ama benim kontrolüm altında olmayan bu iki günlük yokluk, kendi istediğim bir haftalık diyetten çok daha uzun geldi.
Dün Starbucks'a gittim. Yapsam, gayet de hoşgöreceklerini bilmeme rağmen, beleşe internet otlanan adam olmamak için kahvemi aldım, sonra sıcacık Ankara yaz güneşinin altında, kahverengi karton bilezikli karton bardaktaki ateş gibi kahveyi sonuna kadar içtim. Sanki barista bana bakıyormuş da, oraya gitmemin asıl sebebinin kahve değil de internet olduğunu anlamış da ben ona "Ha-ha! Ha-ha! Bak içtim bitirdim! Beni çok yanlış tanımışsın, barista!" demek istermişim gibi, kahve sevmememe rağmen içtim kahvemi. Starbucks baristalarının ne kadar etkileyici insanlar olduklarını anlıyorsunuz değil mi? Bazen onlar için ukala diyorlar, buna çoğu zaman katılabilirim.
Sıcacık kahvemin son yudumlarında buluşmak için sözleştiğim, uzun zamandır görmediğim arkadaşım geldi ve her Ankaralının pazar günü yapmaktan en çok zevk aldığı şeyi yaptık.
Uzun bir AVM gezisi.
Ankara'da yürüyüş yapmak, veya şöyle diyelim, Ankara'da eve kapanıp kalmak istemeyenlerin gidebileceği yerlerin arasında akla en yatkını alışveriş merkezleridir. Dışarıdaki hava durumundan etkilenmez, ki kışın çok soğuk ve yazın bunaltıcı derecede sıcak olan Ankara'da bu çok önemlidir. İçerisi temizdir, temizlik görevlileri mermer zeminleri sizin için parlatırlar, krom trabzanlar her zaman parma izinden azadedir. İçerisi güvenlidir, o kadar güvenlidir ki kadınlar sokakta yaptıkları gibi, kapkaççılardan korunmak için çantalarına asılmazlar. Vitrinler renkli, sıcak, davetkardır. Güzel ürünlerle donatılmış bir dizi vitrinin önünde, gıcır gıcır mermer zeminin üzerinde yüksek topuklu ayakkabılarla salınmanın kadınlara kendilerini gerçekten de daha çekici hissettirdiğini düşünürüm. Ankara'da kadınların topuklu ayakkabı ile salınabilecekleri doğru dürüst bir kaldırım olmadığını, rahat spor ayakkabılarla dolaşırken bile tökezleyen bir erkek olarak farktmekte zorlanmıyorum. Ve bir İzmirli olarak, kadınların topuklu ayakkabı ile salınmalarını hep çok gerekli bulmuşumdur.
Ankara'nın yirmi yıl önce varomayan bu mahallesindeki alışveriş merkezinden, yine yirmi yıl önce olmayan başka bir mahallesindeki odama dönerken, Yeni Ankara'yı çok sevdiğimi, Eski Ankara'nın bana verdiği kasvet duygusunun tam tersine, Yeni Ankara dediğim kısımların bana huzur verdiğini, beni mutlu ettiğini düşündüm. Eski Ankara'nın planlamadan nasibini alabilecekken alamamış, paralelleşmekle kalmış sokaklarının aksine Yeni Ankara'nın geniş bulvarlarını, özenle şekillendirilmiş ağaçlarını tekrardan sevdim. Eski Ankara'daki evlerinden kalkıp Yeni Ankara'ya ziyarete gelenleri ve Yeni Ankara'daki yeni evlerde ikamet edip Eski Ankara'yı ziyarete gidenleri sevdim. Gri, sürprizsiz, Birinci ve İkinci Ulusal binalarla bezeli, Genç Cumhuriyet'in neler yapabileceğini ispat etme amacını taşıyan, heybetli olmak isterken naif ve nostaljik olmuş Eski Ankara'nın karşısına, nelerin mümkün olabileceğini anlatan, taze ve hareketli Yeni Ankara'yı yanyana koydum ve ikisinin bir arada, birbirlerine övgüde bulunan iki kadın gibi durduklarını gördüm. Kadınlar diğer kadınlara iltifat ederken hep bir miktar alaycı davranırlar.
Ayıbın ve düşüncesizliğin "cesaret, asilik, sürüden ayrılmak, (hele hele) fırlama olmak" örtüsü altında sunulmasından çok, "yeaa, o böyle yeaa, biz onu çokk seviyoruz. bkz:fırlamaların daha iyi sevişmesi" gibi saflıkla karşılanması, bana annemin öğütlerinin (bkz: karşındakini kırmamaya özen göstermek, bkz: konuşmadan önce biraz düşünmek, bkz: düşünceli ve incelikli davranmak) günümüzde geçerli olmadığını düşündürüyor. Ben annemin dediklerini her zaman uygulamıyorum, ama bu kaidelere uygun ilişkiler kurmaya çabalamanın bile insanı hanım evladı veya sünepe olarak etiketlendirilmek için yeterli koşul olmadığı zamanları özlüyorum. Ulusal kanallarda günümüzün davranış etiketi olarak gözümüze sokulan davranışları beğenmek zorunda da hissetmiyorum.
"...aylardan beri muhafaza altında, karakol gibi, koğuş gibi yerlerde yatmıştım. ama artık her gün jandarmaya gözükmek ve köyden çıkmamak koşuluyla özgür olabilecektim. hemen kutu gibi, beyaz badanalı bir ev kiraladım. evin solunda bir avlusu vardı. sokaktan avluya, avludan da eve giriliyordu.
"avlunun tabanı kayrak taşlarıyla döşeliydi. sokağa açılan kapısının tam karşısında denize açılan bir kapısı daha vardı. evin avluya açılan kapısının yanıbaşında, bel boyu duvar bilezikle çevrili bir de kuyusu vardı. avluya girdim, sokak kapısını kapadım. avludan denize açılan kapıyı açtım.
"heyyy! açılan kapı, birdenbire gözlerime ve gönlüme açık denizleri, kıyı ve adaları verdi. batı göğünde, günün ufka veda edişi, turuncu ve kıpkızıl çizgiler çekmişti. onların üstünde bodrum kalesi kapkara bir siluet kesinliğinde yükseliyordu. kıyıda beyaz evler pembeleşmiş, denizin mavisi de koyu menekşe olmuştu. dalgalar eve doğru gelirken, tepeleriyle güneşin son ışığını kapıyorlar, uçlarından kırmızı kırmızı kıvılcımlar savurarak, kapının iki adını ötesini pembe köpükleriyle yalıyorlardı. köpükle kapı arasında, kum ve gümüş teller gibi parıldayan kuru yosunlar vardı.
çocukluktan beri ilk defa çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayarak kapıya dizüstü düştüm. şiddetle hayret ettim, içimde hayranlık! gönül açıklığı! şükran! kıyamet kopuyor. parmaklarımı yosunlara, kumlara daldırdım. güzel dünyanın kumlarını, deniz çakıllarını, yosunlarını, sanki inci, pır-lantaymışlar gibi yüzüme gözüme sürdüm, üstüme başıma avuç avuç akıttım. o deniz o adalar güzellikte en aşırı hayalin cennet diye göz önüne getirilebileceğinden bir kat daha güzeldi. hele o berrak gök, uzaklıklarda ne uysaldı! denizi, asma yapraklarının fısıltısını duyuyordum. burada ölmeyecek kadar kuru ekmek ve suyla yaşamak mutluluğunu özlüyordum.
dizüstü düşmek, bir çeşit fırlamak, havalanmaktır. babıali yokuşu'nun boyunduruğuna vurulmuş olan cevat, boş bir kalıp olarak yerde yığıladururken, onun ortasında -içinde sanki bir milyar kuş sevinçle cıvıldaşarak- halikarnas balıkçısı irkilip, dikilmeye koyuluyordu. yerde bir kalıp kalıyordu. onun içinden başka bir insan kalkıyordu. üsküdar'dan altı ay önce ayrılmıştım. oysaki yalan! yerden kalkan, 'balıkçı', üsküdar'dan binlerce yıl önce ayrılmıştı!... üsküdar çarşısından omuzları çökük olarak geçen adamdan, ta o kadar uzaktı ki. oydu, ama tepeden tırnağa yepyeni."
Kelly Reilly'yi ilk defa, benim jenerasyonumu Erasmus değişim programına katılmak için gaza getirme amacıyla Avrupa Birliği fonlarıyla hazırlanan L'auberge Espagnol filminde görmüştüm. Çilli, kızıl saçlı bir İngiliz kızı olarak pek de albenisi olmayan ama sevimli bir ablamız olarak akıllarda yer edinmişti. Daha sonra Pride and Prejudice'te evin muhtelif kızından biri rolünde görünce pek sevinmiştim kız doğru dürüst filmlere de çıkıyor diye. Hele daha sonra Judi Dench ile başrol oynadığı Mrs. Henderson Presents'i izleyince ve Dame Judi'nin yanında hiç de sırıtmadığını görünce, bu kızın oyunculuğunun iyi olduğunun tasdiklendiğini düşündüm.
Bu yılın sonunda beklediğimiz bir güzel Robert Downey, Jr filmi daha olan Sherlock Holmes'ta da olacakmış. Filmin yönetmeni Guy Ritchie. Kelly'nin Guy Ritchie'nin Madonna'dan sonraki sevgilisi olduğu söylendiği düşünülünce, onu daha çok filmde görecekmişiz gibime geliyor. Görelim, isteriz.
Tatlı olarak, Mrs. Henderson Presents'ten Kelly Reilly'li bir kuple. Klasik bir şarkı, hiç sevemediğim Will Young'un sesine de pek yakışmış. Hem içinde Judi Dench de var bak.
"Much like virtually everything else that white people like, these notebooks are considerably more expensive yet provide no additional functionality over regular notebooks that cost a dollar. Thankfully, since white people only keep their most original and creative ideas in the Moleskine, many of them will only be required to purchase one per lifetime"
Stuff White People Like, benim yeni bulduğum, aslında bir buçuk yıldan beri Beyaz Amerikanların sevdiği şeyleri madde madde inceleyen bir site. Listedeki maddelerden birçoğu, Türk orta sınıfının ilham kaynağının Amerikan orta sınıfı olması itibariyle Türkler için de çok tanıdık.
Buraya bu kadar defter ahkamı kesmişken, listenin moleskine defterler için yazdıklarının (yazının girişinde de bir kuple görmektesiniz) linkini vermezsem eksik kalırdım.
Onu beğenmeyen beğenmesin, ben beyaz plastik sandalyeyi çok seviyorum. Bir kere her yerde bulunabiliyor. Koçtaş'tan, yazlık beldelerimizin yazlıkçıları kazıklamaya ahdetmiş bahçe mobilyası satış ofislerinden, tüpçüden bile alabilirsiniz. Bakım istemiyor, yağmurda da kalsa, güneşte de dursa ilk günkü gibi beyaz ve şık ve sağlam. Belki biraz yıkama ister, ama yine de çürümüş ahşap sandalyelerdeki kırılıp bir tarafa batma korkusunu, çıkmış çivilere gelip tetanoz olma neşesini yaşatmıyor. Düz beyaz dediysek plain vanilla demedik, istediğimiz gibi özelleştirmeye de açık. Rengarenk yastıklar, arkalıklı-arkalıksız minderler hep onun için tasarlanmış, biçilmiş, dikilmiş, alınıp güzelim beyazın üzerine konmayı bekliyor. En güzeli de ne biliyor musunuz, bu sandalyeler standart boyutta üretildiğinden aldığınız minder de tam oturuyor! Sonra da siz oturuyorsunuz sandalyenin üzerine. Rahat bir biçimde. Rahatlığından eminiz, çünkü akıllı endüstriyel tasarım mühendisleri, ergonomi bilgilerini konuşturmuşlar bu sandalyeleri yaparken. Hidayet Türkoğlu veya bir cüce olmadıktan sonra üzerinde rahat etmemek mümkün değil.
Ve küçük işletmelerin gönlünü fetheden özellik: Çok ucuzlar. Bir de kaldırmak gerektiğinde üstüste istifleyip yatağımızın altına bile kaldırabiliyoruz. Nefis.
Ama bunu beğenmeyen var. Neymiş, sakilmiş. Neymiş, göz zevkimizi bozuyormuş. Bunu söyleyenlerin evi acaba hangi üsluba göre tasarlanmış? Acaba hangi tasarımcının tasarladığı sandalyelere mabedlerini korkmadan bırakıp rahatça (anahtar kelime bu, "rahatça") dinlenebiliyorlar? Bu insanlar yüzünden İzmir Kordonbouyu'nda birkaç yıl evvel bir "beyaz plastik sandalye kıyımı" yaşandığını, biliyor muydunuz? Artık Kordonboyu'nda tek bir BPS yok. İsteyince gazeteye sarıp veriyorlar. Hayır, cidden yok. Canım manzarayı tuhaf demirdöküm sandalyeler kıçınıza batarken izlemek zorunda kalmanız bir yana, üzerinde oturan canım İzmir kızlarının da popoları düzleşiyor.
Beyaz plastik sandalyeye karşı olanları, kafamdaki kalıba daha uygun düşmeleri için, çalıştıkları plaza ortamından emekliye ayrılarak küçük bir Ege kasabasında organik lavanta tarımı yapmaya, "şehir kaçkınları"na (a.k.a enayi Istanbullular) kazık fiyatta oda, kahvaltı, kahvaltıda köy reçeli ve otantik köy ekmeği vermek üzere butik otel işletmeye, saçlarını kısa kestirip kızıla boyadıktan sonra kırmızı kemik çerçeveli gözlük takmaya ve yaz-kış şal taşımaya (giymeye?) davet ediyorum.
Televidyon. Geçen yaz tanıdığım, halen de Türkiye'nin eli yüzü düzgün tek Video-On-Demand sitesidir ve Türk televizyonları için umudumdur.
Televizyon derken, bugünün televizyon sistemleri ile kısıtlı, tek yönlü bir iletişim aracından bahsetmiyorum. IPTV deniyor, biraz önce kullandığım VOD deniyor ya, işte bunların, internete bağlı şekilde çalışan televizyon cihazlarımızda vücut bulacak ama adına yine de televizyon denecek şey anlatmak istediğim. Neyi ne zaman izleyeceğimizi kendimizin seçeceği, böylece televizyonumuzda sadece istediğimiz şeyler olacağı için çok daha eğlenceli zaman geçireceğimiz zamanlar çok yakın. Belki şimdi sadece internete hakim, internet üzerinden video izlemekle dolduracağı TTNET kotasından gocunmayan bir kitleye hitap eden VOD, bu bahsettiğim televizyon cihazı ve internet ortaklığından sonra, televizyonculuğun kaderini reklamcıların, başarısız rating ölçüm şirketlerinin ellerinden ve halkın nabzını tutmaya çalışan program yapımcılarının yarı başarılı tahminlerinden kurtaracak, böylece izleyenlerin gerçekten ne istediği gerçekten ortaya çıkacaktır.
O zaman gerçekten, veli toplantılarında söylenen "bizim evde sadece haberler ve belgeseller izlenir" sözünün gerçek olup olmadığının yanısıra, talep edilen programlar belli olacak, şu anda talep göreceğini düşünmediğimiz, mevcut TV kanallarının deneme yayınına bile asla şans vermeyeceğini düşündüğümüz programlar beklenmedik şekilde parlayabilecek. Bu ise televizyonda benzerlerini tekrarlayan formatlardan çok, daha yaratıcı seçenekler arasından seçim yapma imkanı demektir; seçenek çokluğu ise ekonomi derslerinde zenginlik olarak tanıtılır. Televizyon, daha bireysel olacak, hatta biz de buna katılacağız: Yorumlar yapacak, yorumlarımızla programların içeriğinde etkili olacağız. Mesela yorumlarımızda Banu Güven'e renkli giyinmenin ne kadar yakıştığını hatırlatıp, onu devamlı grayscale giyinmekten caydırabileceğiz. Düşüncesi bile güzel.
Kaçırdığımız programları izleme, programın ortasındayken durdurup sonra devam ettirme gibi zaten YouTube'dan aşina olduğumuz özelliklere zaten değinmeyeceğim.
İşte bunları şimdiden, televizyon cihazımızdan olmasa bile bilgisayarımızdan yapabileceğimiz ortamdır Televidyon. Ziyaret etmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Siteye girince siz de göreceksiniz, sitede kategoriler altında değişik programlar var. Teknoloji kategorisinde, damak tadınıza ve ilgi düzeyinize göre tutacağınız muhtelif teknoloji programı mevcut-ben hepsini çok beğeniyorum. Haberci ve Pusula programları da arşivlerinin kullanımına müsade etmiş olacaklar ki bu güzelim programların eski bölümlerine buradan ulaşılabiliyor. Sinema programı var, futbol programı var, hatta ve hatta iki eski münazaracının her programda farklı bir konuda hükumet-muhalefetleştikleri bir program bile var!
En güzeli, sitedeki "Ben De Yapsam" butonu. Program hazırlayıp bu siteyi kullanarak yayınlama imkanı demek oluyor bu. Aydın Doğan "gel yeğenim, güzel bir fikrin varsa Kanal D'de sana program yapalım" diyor mu?
Bu işin altında ise, MYK Medya var. Bağımsız, tarafsız ve çok yaratıcılar. Şu aşamada bir aile izlenimi veren bu takımın babası da, yıllarca Radikal'deki teknoloji yazılarını sırf köşesindeki fotoğraftaki bakışını beğenmediğim için okumadığım Serdar Kuzuloğlu -ki Televidyon'daki Teknosohbet programının iki sunucusundan birisidir. Okumamakla hata etmişim. Bilişimi iyi bilmekle kalmayıp iyi de anlatıyor. Bay Kuzuloğlu'nun yirmi yıl sonranın Aydın Doğan'ı olacağını iddia ediyorum. Kendisi, yukarıdaki resimde ortadaki beyefendi oluyor.
YouTube'a erişim tekrar engellendi. Artık YouTube sitesine girilebiliyor, ama video oynatılamıyor sanırım. Bunu aşmanın yolu ekşi'de var. "youtube" başlığına bakın.
2. Google Chrome
Çok hafif. Çok hızlı. Denemek için kurdum, artık Firefox'un yüzüne bakmıyorum. Haliyle Firefox'taki bütün yer imlerim, RSS Feed'lerim de orada kaldı, ama şikayetçi değilim. Sanki tatile çıkmışım da, ciddi meseleleri evde bırakmışım hissi veriyor.
Yaz dizileri başlayalı çok oldu. Bazı yaz dizilerini çok seviyorum. Bu diziler, hitap ettikleri kitle itibarı ile (tatile çıkmayan, gündüzleri alevler duvarları yalarmışçasına ısınan evinde akşam serinliğinden medet uman, fakat serin akşamlarda TV'de akranlarının bu yaz keşfedip nasıl da sevip alıştıkları Alaçatı'da tatil yapanların gösterildiği magazin programlarını izlemek zorunda kalan şehir paryaları) pek hafif olurlar. Böyle, sezon dizileri baklava veya kaymaklı ekmek kadayıfı ise, bu yaz dizileri meyve püresinden yapılmış sorbet gibidir, hafif, çok kolay sindirilen. Yazın kimsenin Yaprak Dökümü izleyip de o aile babasının hala nasıl kalp hastalığına tutulmadığını düşüneceği yoktur. Bihter ve Behlül de bu sıcaklarda spontaneous combustion sergileyecek kadar ısındığı için yazın serin bölgelere, yaylalara ve platolara çıkarılır, dinlendirilir. Bize de kala kala hafif yaz dizileri kalır.
Bir yaz dizisi yapmak isteyen yapımcı, sanırım senaryo aleminde "generic" olarak hazırlanmış halde satılan senaryolardan istifade edebilir. Sadece bir dizi ismi bulmamızı gerektirecek şekilde, önceden belirlenmiş şablonlarla hazırlanmış bu diziler kışın senaryonun bol olduğu mevsimde hazırlanır, kavanozlara basılır ve yazın yaz dizilerinde kullanılmak üzere serin ve kokusuz bir dolapta muhafaza edilir.
Yaz gelip de bir yaz dizisi yapma ihtiyacı hissedilince, iş oyuncu bulmaya gelir:
Esas Kız: Çirkin olmalıdır. Neden bilmem, hiçbir yaz dizisinde güzel kız olmaz. (Sanki kış dizisinde artık başrolü güzel kızlar mı oynuyor, ha? Canım Ailem'de Meliha, o şaşının sevgilisini oynayan gözaltı torbalarından daha güzel değil mi? Peki Melekler Korusu'ndaki çılgın yan karakter kızı ile Rojda, o ağzına ağzına vurulası başrol kızından daha alımlı değilse ne? Sağol Hümeyra, dizide o kızın ağzına ağzına vurduğun için sık sık.)
Esas Oğlan: Neşeli, muzip. Hemcinsleri arasında beğeni ve takdir toplayan, liderliği doğal olarak kabul gören. Çirkin de olsa olur. Bakınız her yaz ekranlarımızda dişilerin gözlerine pek de ziyafet verdiğini söyleyemeyeceğim Emre Kınay.
Esas Oğlanın Kankisi: Buna gavurlar "humorous sidekick" derler. Yaptığı sakarlıklar ve genel olarak sarsak duruşu, esas oğlanın imajını relatif olarak yüceltir.
Esas Oğlanın Kankisinin Sevgilisi-ya da- Esas Kızın Kankisi: Çatlak, neşeli kız. Bir türlü E.O.K ile evlenemez bu. Annesiyle yaşar, dizi mahallede geçtiği için E.O.K ile bir cinsel deneyimi olduğundan şüpheliyim. Tabii, mahallede kimsenin cinsel dürtüleri olmadığından bu tuhaf karşılanacak bir şey değildir. (Halbuki koyacaksın şöyle ateşli, tırnakların ete geçtiği, tenlerin kaynaştığı bir kaçamak sevişme sahesi E.O.K ile bu kız arasında geçen, ortam şenlenecek..)
Esas Oğlanın-veya-Esas Kızın Ailesi: Bilgedirler. Tatlı tatlı sohbet ederler sabah kahvaltıdan sonra. Hepimizin gerçek hayatta büyüklerimize danışması gibi, dizideki karakterler bilgeliğe ihtiyaç duyduklarında bunların evine gelirler. Hepimiz aynen böyle yapıyoruz, değil mi? Aferin bize.
Kötü Adam-veya-Kadın: Zengindir. E.O ve E.K'nin mutlu, fakir de olsa huzurlu hayatına kin besler. Bunun da bir kanki gibi yamağı vardır, olabilir. Muhtemelen dizinin sonuna kadar başına bir felaket gelecek, bu felaketten onu kurtaran elin E.O veya E.K olması ile imana gelip, dizinin finalinde E.O ve E.K'nin düğününde pasta yiyip limonata içecektir (Bkz. Müteahit Yunus ve Gülen Gözler). E.O.K ile E.K.K 'nin bu esnada düğün salonunun tuvaletinde birbirlerinin elbiselerini yırtarak seviştiklerini hayal etmiyoruz tabii.
(2009 yazının yaz dizisi, Geniş Aile. Okuduğumuzu Anladık Mı? Cevap Verelim. Yukarıdaki karakterleri resimdekilerle eşleştirlim. Boş vakitlerimizde de koltukta oturanlara bıyık ve sakal yapalım!)
Televizyonun bu hale geldiği zamanlarda umudumu neye bağladığımı da yarın yazacağım.
Eğer bir Hürriyet Kelebek yazarının okunabilecek yazılar yazabileceğini ispat eden Melike Karakartal ile yıllar evvel, BBG evinde eski Türk filmi kadını taklidi yapan BBG Melike aynı insansa, Nil Karaibrahimgil'in "reklamdaki özgür kız"dan "müzisyen Nil"e evrilmesinin ardından gelen en başarılı imaj evrilmesi ile karşı karşıyayım.
Yazılarında zorlamadan, kendiliğinden gelmiş gibi duran başarılı popüler kültür referanslarını çok sevdiğim bu "ablanın" şu aralar popüler kültüre çok yakışan bir üsluba sahip tek köşe yazarı olduğu konusunda eminim. Eğer üslubuna sahip çıkarak yazmaya devam ederse, '80 feministleri için Duygu Asena ne ise, biz '80 sonrası gençleri için popüler kültürde Melike Karakartal o olacak.
(Via. Resmi pek sevdiğim tişört satıcısı site threadless.com'da gezerken gördüm.)
Ülkenin yarısı sıcaktan kavrulurken diğer yarısını seller görütmesini bile anlayabiliyorum ama insanların bu sıcakta niye cayır cayır yanan güney sahillerimize gittiğini, o sahillerden birinin cayır cayır yanmakta olan bir yerlisi olarak anlayamıyorum. Çıksana arkadaşım yaylalara, Karadeniz kıyısına?
Sonra? "1 günde 1200 kişi sıcak dolayısıyla Antalya Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı". Ben SSK olsam ödemem valla, kendileri kaşınmışlar, yesinler yoğurtlarını otursunlar.
Moleskine'lerle başlayan, kullanmaya kıyamadığımız pahalı defterlerin çağı + Butik olana rağbet + Tree-huggerlığın moda olması, alışverişlerde doğa dostu olana meyil + Brezilyalı iki kız kardeş + Genç kız desenleri =
Bu seferki güzel şeyleri, genelde Amerikan ablaların çeyizlik dantel vs sattıkları etsy.com'dan buldum. Kendi siteleri de var, Portekizce olan bu sitede anladığım kadarıyla istediğiniz desen kumaşla kaplanmış defter yaptırılabilirmiş. Hatta kendi sitelerinde "kız defteri gibi" olmayan defterler de var, şu çizgi romanlılar hoş, misal:
Türkiye'de olduğunu pek zannetmiyorum, custom-made yapısı itibarı ile. Kağıt kalitesini dokunarak anlayan biz defter aficionadoları (a.k.a hayatında hiç Doğan kareli defter kullanmamış gibi yapanlar) için yaprakları ellemek de pek mümkün olmuyor o zaman. Tüh.
..kahve getirmeye ve yüreğimizin derinliklerine dokunmaya (literally) yarayan bir canlıdır. Üzerine tam oturan tayyörlerin içinde sıcacık gülümseme görevini de üstlenir.
Gwyneth Paltrow ise depresif şarkıları çok ama çok yavaş söylemekten başka fonksiyonu olmayan bir çingenenin (adamın resmini koyup da blogumu çirkinleştirmem) eşidir.
..although loneliness has always been a friend of mine i'm leaving my life in your hands people say i'm crazy and that i am blind risking it all in a glance and how you got me blind is still a mystery i can't get you out of my head don't care what is written in your history as long as you're here with me(./..)
(Hayır, aşık olup progressive gece şiirleri yazmaya kalkışmadım daha. Bu yukarıdaki "lame"lik abidesi mısraların burada olmasının bir sebebi var elbette. Önce uzun bir girizgah:)
Bir yüzyılın bitişi, yeni bir yüzyılın başlangıcı, en azından bu olayın bize en yakın vuku bulduğu zamanlar olan 1800'lerin ve daha sonra az biraz 1900'lerin bitiminde çok heyecanla karşılanmış, insanların fantezilerini harekete geçirmiş, bizi bilmediğimiz bu zamanlarla ilgili hayaller kurmaya teşvik eden vesileler olmuştur. Herhangi bir onyılın bitimi ve bir yüzyılın sonu arasında çok fark vardır. Onyıllar her on yılda bir düzenli olarak biterken (bunu ispatlayabilirim, inan bana) yüzyılı bitirmek, yeni bir yüzyıla girmek için önünüzde en az 99 yıl 364 gün vardır. Çok zaman, değil mi? İşte bu, yeni bir yüzyıla çok zaman olması durumu, bu çok zaman içinde çok şeyin değişeceği, en azından değişebileceği ihtimalini çağrıştırır. O yüzden yeni yüzyılla ilgili fantezi kurmak için onun eşiğinde olmanıza gerek yoktur. Uzak bir gelecekte herşey daha farklı olabilir, hissiyatı getirir yeni yüzyıl fikri, ve işte bu hissiyat onu yeni onyılın hissettirdiklerinden farklı kılar.
"Yepyeni bir rüyayla kamaşsa gözlerimiz"
Bu hissiyat, yeni yüzyıla uzun zamanlar varken "bilim-kurgu" genreını yaratmıştır. Haraketli aksamları pirinçten, kontrol düğmeleri ve topuzları (knob) pırıl pırıl kristalden mamul "The Time Machine"e bakınız: 19. yüzyılın 20. yüzyıl için hayali. Veya herşeyin gidip gidip o dahiyane üç maddelik robot anayasasıyla çözümlendiği Asimov Robotlar Diyarı: 20. yüzyıldakilerin 21. yüzyılı hayali de böyledir. Tasarlanan zamanla (heyecan verici yeni yüzyıl) şimdiki zaman arasında o kadar büyük zaman dilimi vardır ki, tasarlayıcı istediği gibi uçmakta serbesttir. Tasarım, bir şekilde gerçekleşir nasıl olsa.
"Başka bir dünyanın mümkünleri?"
Fakat yeni yüzyıl kapıya dayanmış, yeni yüzyılla eskitilmişi arasında fazla bir zaman kalmamışsa gerçekler kafaya iniverir. Değişim gelmemişse, onu bir an önce getirme tutkusu sarar bünyeyi. Değişim, değişimi arzu eden bireyden başlar. Düşünce yapısını değiştiren, ve bence kristal kontrol panelli ve dev pervaneli zaman aracı tasarlamaktan daha faydalı olan bir diğer etkisi görülür yeni yüzyılın. Sevgili okur, buna da turn of the century hissiyatı diyebiliriz. Ya da 19. yüzyılın turn of the century'sinde yaygın dilin Fransızca olması itibariyle verilen adıyla..
Bu dönemde insanlara bir rahatlık gelir. Değişim, umut, boşverme, zincirlerinden kurtulma, kimine göre yozlaşma kimine göre liberalleşme, ama her halükarda çöküş hissiyle gelen yenileşme. Bunun böyle olduğunu 19. yüzyılın sonundan örneklerle kanıtlayabilirim. Yazıda Oscar Wilde, resimde Toulouse-Lautrec ve Munch hem çöküşün hem de bu çöküşten doğacak yeni bir zamanın haberini verdiler. Mimaride 1900 Paris Uluslararası Sergisi skandallarını yaratacak değişimler oldu ve Jugendstil, nihayetinde Art Nouveau bu dönemde doğdu. Politikada en karamsar tabloyu çizen anarşizm de "libertarianism" adıyla piyasaya bu dönemde çıktı. Eğlence anlayışı yarının olmayacağına olan inançtan aldığı kuvvetle çılgınlığın dibine vurdu. Böylece 19. yüzyılın sonu, heyecanlı, hem karamsar hem de umutlu bir son oldu.
Bu değişimler, sonunda yer aldığı durgun 19. yüzyıla kıyasla belirgin zıtlıklar oluşturduğundan kolayca seçilebilir; fakat 20. yüzyılın sonunda dikkat çekici bir fin de siècle durumunu hissedemememizi, 1900'lerin halihazırda çok haraketli geçmiş olmasına bağlıyorum. Ama bilemeyiz, belki gelecektekiler '90'lı yıllar hakkında benimle aynı görüşte olmazlar. Benim fikrim, 21. yüzyıl için fazla heyecanlanmamış olmamız. En büyük heyecanı bilgi-işlemciler Y2K sorunu ihtimali üzerine yaşamışlardı, onun dışında çok da beklenti yok gibiydi. Edebiyat? Resim? Tık yoktu. Geçen yüz yılda yeni bir sanat geliştirdik de onda bir heyecan mı oldu? Hayır. Müzik? Orada dur, bu yazıyı yazmamın sebebi işte bu.
Bir turn of the century görmüş, bir önceki turn of the century'nin de masallarını dinleyerek o zamanın insanlarını kıskanmış biri olarak kendimi geçiştirilmiş, aceleye getirilmiş, yeterince heyecanlandırılmamış, sanki bir yüzyıl değişikliği yaşamamış gibi hissediyorum. Fena halde bozuğum. Tıbbın ve cerrahinin o denli ilerlemesini istiyorum ki, 2090-2100 aralığını da görebileyim ve 1990-2000 aralığında yaşayamadığım, dönemin yaşatmakta yetersiz kaldığı hisleri yaşayabileyim- ve mümkünse yaşatabileyim. Çünkü '90'larda bize "yeni çağın müziği" olmaya aday müzik budur, diye tanıtılan şeyden hiç hoşnut kalmadım. Evet, dediğim gibi sanatın, politikanın, hayatın diğer alanlarında da böylesi vaatler pek yoktu, ama müzik alanında özellikle kızgınım.
Niye?
Şunun için.
Bu yazıyı yazmamın sebebi.
Heyecanlanacak bir durumun hala olmadığının göstergesi.
Backstreet Boys müziğe geri dönüyor. Hem de '90'larda kalması gereken o berbat şarkılarının bir kopyasıyla. Gerçekten, '90'ların defterini kapatıp 2090-2100 aralığına odaklanmaya bile hazırım. Ama bu kadar heyecansız zamanları, geçen yıllara kıyasla bir ayıp olarak algılıyorum. Bunun sebebinin finansal zamanlarda yaşamamız olduğunu, yapımcıların iyi işi desteklemek yerine ergen kızların parasını almak olduğunu biliyorum. Bir yüzyıl sonunu olmaması gerektiği gibi geçirdikten sonra, çok güzelmiş, bizi çok heyecanlandırmış gibi yapıp o zamanları bugüne taşımak ne demektir anlayamıyorum. Kızgınım. Şimdi bakınca kendi kızgınlığımı çok saçma ve sebepsiz bulabilirim. Ama bugün yazdıklarımın şımarık bir temper tantrum olmadığının söylenmesine ihtiyacım var.
Ve bir de güzel, yeni, şaşırtıcı ve heyecanlandırıcı vakaların olduğu zamanlarda yaşamaya. Çok ihtiyacım var.
Bu akşam televizyonum şahane şeyler gösteriyor. Önce TRT'ye göre iyi denebilecek bir çeviri ile Before Sunset, şimdi de CNN Türk'te Queen'in Ukrayna konseri, vokalde Paul Rodgers. Bliss.
Vokalde FM'yi aramam bir yana, kıvırcık gene gitarını güzel çalıyor ama o kıvır kıvır hali bile uzun olan saçları bu yaşta o kuzguni siyaha çevirmek için ne kadar boya gerektiğini, bateristin bu tempoda çalmaya kaç dakika daha dayanabileceğini düşündüğümü farkettim. Olsun, yine de Queen bu.
(Saykıdelik kimyasallar etkisinde yapılmış gibi. Ağaçlar da hiç mutlu görünmüyor. Via.)
Gelin itiraf edelim, sevgili okurlar. Bunların hiçbiri güzel değil. Hem saçma, hem de 5 dakikada yapıldığı çok belli. Hızlı boya yapmak marifetse memlekette ne boyacılar var, ipek gibi yapıyorlar duvarlarımızı.
"Aaa evet dağ oldu!", "Vay nasıl da mutlu çalılar kondurdu!" dedik yıllarca, ama genel neticenin (big picture!!!) pek de parlak olmadığını farkedemedik galiba? Adamın saçı bizi ipnotize etti. Hipnotize de etmiş olabilir tabii.
Stephen Fry'ı butler olarak tutmak isteyenlerin bu gizli fantezilerini bir nebze olsun gerçekleştirmeye atılmış bir adım. Sitedeki örnekleri dinlemeden ne dediğimi anlayamazsınız!
İngiliz komedisinin devamlı bir değişim içinde olmasını, en yeni çıkan numunenin bir öncekinden farklı olduğu kadar en eski örneklere benzemesini çok seviyorum. Brüno'yu da dört gözle (literally) bekliyorum.
Bir haftalık internet diyetinin ardından bu sabah, canım hiç istemese de internetimi açtım. Yapacak ne çok şey var, ama bunların hepsi de olmasa da olur cinsten.
Bu arada bitiremediğim kitapları bitirdim, yeni gelen kitaplarımı okumaya başladım.
İnternet rejimimin ilk iki gününü geride bıraktığım bugün, muzaffer bir edayla bilgisayarımı açtım ve maillerime baktım. Hazır maillere bakmışken birkaç blog okudum. Şimdi tekrar gidiyorum.
Haftaya cumartesiye kadar internet kullanmayacağım. Sadece Pazartesi günü maillere bakılacak, onun dışında blog, facebook, müzik, youtube, falan yok. Şu anda karar verdim, şimdi uygulamaya başlıyorum.
(Kedili kadınlar, geleceğin kedili kadın adayları, bu resim sizin için!!! Plazada çalışan bir kadınsanız, ekranınızın yanında duran bitki çayından bir yudum içtikten ve burnunuzu tekrar sildikten -ah şu klimalar, hasta ediyor sizi- sonra, bebek sesini taklit ederek, bütün katın duyabileceği şekilde "oy oy jonuum ne jeker jeisin sen böylöö" diyebilirsiniz. Ama sadece bir kere. Sonra olağan cadı halinize geri dönünüz svp. Resim bunun gibi resimlerin çok olduğu icanhascheezburger.com'dan.)
Düzenli okuma alışkanlığımı kaybettim. Elimin altında okunması gereken kitaplar var. İki katı kadar da haftaya elime geçecek olanlar var. Bir başlasam devamı gelecek.